Günümüzde Türkiye, katma değeri yüksek ürün ve hizmet üretmekte zorlanan, yüksek teknolojili ürün ve hizmet ihracatı yapamayan orta-teknoloji tuzağında bir ülke görüntüsü vermektedir.

Türkiye’de 2000’li yıllardan itibaren politika araç çeşitliliğini ve Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerine finansal destekleri ön plana çıkaran, Ar-Ge ve yenilik konusunda farkındalık oluşturmayı amaçlayan bir politika kurgusu izlenmiştir. Ancak bu politika kurgusu teknoloji ve katma değeri yüksek ürün ve süreç üretme yolunda dönüşememiş ve sonuç itibariyle teknolojik değişim ve yenilik, Türkiye’nin büyüme öyküsünün temel dinamikleri olamamıştır. Ar-Ge ve yenilik destek mekanizmalarının ve politikalarının en çok dillendirildiği bir dönemde, zayıf yenilik sistemi ile kuvvetli küresel değer zincirleri arasında orta-teknoloji tuzağına yakalanmış bir ülkeye dönüştük. Peki orta-teknoloji tuzağı nedir? Bir sonraki teknolojik dönüşümü yakalamak için ne yapmalıyız?

Orta-teknoloji tuzağı
Öğrenme ve sanayinin yenilenmesini ekonomik kalkınmanın merkezine koyan pek çok araştırma bulunmaktadır. Teknoloji ve küreselleşme gelişen ülkeler için pek çok fırsat sunarken aynı zamanda kalkınma yolunda pek çok da engel yaratmaktadır. Orta-teknoloji tuzağı kavramını daha iyi anlayabilmek için yenilik sistemi ve küresel değer zinciri yaklaşımlarını bir parça bilmek gerekiyor.

Teknolojinin edinilmesi, öğrenilmesi ve yaratılması süreci bir yandan iktisadi oyuncuların karşılıklı etkileşimiyle kendiliğinden oluşan yenilik sistemleri içinde gerçekleşirken (yerel), diğer yandan firmalar tarafından bilinçli olarak oluşturulan küresel değer zincirleri de öğrenen oyuncular için pek çok fırsat yaratmaktadır. Örneğin günümüzde pek çok gelişen ülke küresel değer zincirlerine eklemlenen firmaları vasıtasıyla yabancı firmalardan öğrenerek sanayisini ve teknolojisini yenilemektedir. Yenilik sistemleri güçlü olduğu durumlarda yerel öğrenme yenilik sistemi içinde gerçekleşebilir ancak eninde sonunda yenilenemeyen kapalı sistemler teknolojik kilitlenme durumu yaşayacaktır. Benzer şekilde küresel değer zincirleri içinde öğrenme ancak lider firmaların izin verdiği ölçüde ve yerel firmaların yeteneklerinin elverdiği ölçüde gerçekleşecektir. Dolayısıyla gelişen ülkeler kendiliğinden oluşan yerel yenilik sistemleri ile insan yapısı küresel değer zincirlerinin sınırında orta-teknoloji tuzağına yakalanabilirler.

Gelişen ülkelerin büyük çoğunluğu ekosistemdeki oyuncuların eksik olduğu ve/veya oyuncular arasındaki etkileşimin zayıf olduğu, uygulamalı Ar-Ge ve deneysel geliştirme yoğun, artımsal yeniliklerin sürüklediği zayıf yenilik sistemlerine sahiptir. Sistemi oluşturan oyuncuların yetenekleri teknoloji geliştirme ve rekabet için yeterli olmadığında ve üstüne üstlük oyuncuların arasındaki etkileşim yetersiz olduğunda yenilik sistemi içinde öğrenmenin gerçekleşmesi zordur. Zayıf yenilik sistemlerinde teknolojik öğrenme ancak aktif devlet politikasıyla gerçekleşebilir.

Yabancı firmalardan öğrenme zayıf yenilik sistemlerini bir parça canlandırabilir zira sistemin içine yeni bilgi girmesinin yollarından birisi sistem dışı oyuncularla işbirliğidir. Küresel değer zincirlerine eklemlenme bu minvalde bir araç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak burada önemli olan eklemlenmenin nasıl olacağıdır. Küresel değer zincirleri içinde yer almak elbette bir parça öğrenme ve teknolojik yenilenme getirecektir. Ancak bu yenilenmenin yerel firmaların kendi başlarına teknoloji geliştirmesine olanak verecek şekilde gerçekleşmesi için hem değer zincirleri içindeki lider firmalar buna olanak tanımalı, hem de yerel firmalar öğrenme kapasitesine ve belli yeteneklere sahip olmalı. Genelde bu iki koşul da sağlanmadığı için küresel değer zincirleri alanın ve satanın memnun olduğu modern bir sömürü düzenine evrilir. Son 50 yılda bu düzeni kırabilen her biri kendi özgün kalkınma öyküsünü yaratmış pek az ülke bulunmaktadır (örneğin Güney Kore ve Çin).

Dolayısıyla gelişen ülkeler için ulusal yenilik sistemleri ile küresel değer zincirleri arasında konumlanmış, ülkeleri düşük katma-değerli üretime zorlayan, her iki yapının da teknolojik öğrenmeyi engellediği bir orta-teknoloji tuzağı bulunmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla orta-teknoloji tuzağı kavramını daha önce Robert Wade bir makalesinde düşük katma-değer üretimine kilitlenme bağlamında kullanmıştı. Serkan Bürken’in doktora tezi orta-teknoloji tuzağı kavramını Türkiye’deki otomotiv sektörü bağlamında tartışmaktadır. Bu kısa yazıda detaylara girmeden orta-teknoloji tuzağında kurtulmak için ne yapmak gerektiğine kısaca değinelim.

Orta-teknoloji tuzağında kurtulmak için ne yapmak lazım?
Türkiye’nin kendi özgün büyüme öyküsünü kurgulayabilmesi için ekonomik ve sosyal yapısının da teknolojiyle birlikte dönüşmesi gerekmektedir. Bu ifadeyi bir misyon olarak algılayıp bilim ve teknoloji politikasını diğer politikalarla (örneğin, eğitim, yüksek öğretim, sanayi ve ticaret politikası) eşgüdümlü kurgulamalıyız.

Yeni politika anlayışı yükselen iki eğilimi göz önünde bulundurmalıdır. Dünyada teknoloji politikası devletin etkinliğinin arttığı, devlete düzenleyici bir rolden daha fazlasının öngörüldüğü misyon odaklı bir anlayışa kaymaktadır. İkinci eğilimse, bilim ve sanayi politikalarının tekrar önem kazanmaya başlamasıdır. Şu an içinde bulunduğumuz mikroişlemci paradigmasının sonlarına yaklaşırken çözümsüz kalan sorunlar için bilime döneceğiz. Dolayısıyla orta-teknoloji tuzağından kurtulmak için devletin etkin olduğu bilim ve sanayi politikası odaklı bir anlayış benimsememiz gerekiyor.

Daha somut bir çerçeveden değerlendirmek gerekirse Türkiye devletin etkin aktif bir oyuncu olarak kalkınma amaçlarına hizmet ettiği girişimci devlet ve doğurgan devlet modelleri arasında kendi özgün politikasını tasarlayabilir (bkz. Ulaş Emiroğlu ile ortak çalışma). Mariana Mazzucato devletin erken aşama bilgi ve teknoloji üretilmesinde etkin olduğu bir politika anlayışının Amerika’yı 1960’lardan itibaren başlayarak bir teknoloji devine dönüştürdüğünü savunmaktadır. Risk ve belirsizlik arasındaki farka atfen yeni gelişen teknolojilere özel sektörün belirsizlik nedeniyle yatırım yapmayacağı bir ortamda (yani gerektiğinde) devlet bizzat piyasa yaratabilmeli; şartlar oluştuğunda da (diğer bir ifadeyle özel sektör yatırım yapmaya başladığında) devlet doğrudan desteklerden çekilmelidir. Oysa gelişen ülkelerde kurumsal ve iktisadi yapı tam kurulamadığı ya da tam işlemediği için devletin aktif rolünün değişen duruma göre sürekli yeniden yaratıldığı doğurgan bir devlet anlayışı daha başarılı olabilir. Buna en güzel örnek Çin’in Telekom sektörünü yaratması ve rolünü her defasında tekrar tanımlayarak sektörün hala arkasında durmasıdır. Amerika girişimci devlet anlayışını ve Çin’in doğurgan devlet anlayışını iki uç örnek olarak alırsak Güney Kore’yi de arada bir yerde konumlandırabiliriz. Ancak her üç örnekte de devlet aktif olarak bilim üretme ve teknoloji yaratma sürecinin içinde olmuştur.

Bu bağlamda Türkiye devletin aktif olarak teknolojinin yönünü ve yayılma hızını belirlediği, çeşitliliği artıran ve devletin rolünün değişim karşısında sürekli yeniden tanımlandığı, çevreye duyarlı misyon odaklı yeni bir sanayileşme anlayışı benimserse orta-teknoloji tuzağından kurtulabilir. Ancak bu önerinin şu andaki politika vizyonu ile pek de bağdaşmadığını vurgulamak gerekir.

Kaynaklar

Akçomak, I.S. ve Emiroğlu, U. (muhtemel basım, 2019). Devlet Kaynaklı Teknolojik Gelişme: Girişimci Devlet ve Doğurgan Devlet, Ekolojiden Teknolojiye Devletle Kalkınma içinde, Tiryakioğlu, M. (derleyen). İletişim Yayınları, Ankara.

Bürken, S. (2014). Technology Development in Turkish Automotive Industry: A case of middle technology trap, Doktora tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi.

Mazzucato, M. (2013). Entrepreneurial State, Anthem Press.

Wade, R. (2010). After the crises: Industrial policy and the developmental state in low-income countries, Global Policy, 1(2), 150-161.