İki farklı insan; birisi 1866 yılında Kentucky’de Alman bir aileden, diğeri ise 1934 yılında New York’da Amerikan bir aileden dünyaya geldi. Her ikisi de mütevazı bir aileye ve hayata sahipti. Sagan büyük savaş sırasında çocuktu; Flexner ise her iki savaşa da tanıklık etti. Her bireyden bir şeyler alıp götüren savaşların yaşandığı 20. Yüzyılda bilim de kendi rüştünü ispat etmekteydi. Modern fizik alanında Einstein, Planck, Heisenberg ve Schrödinger gibi büyük isimler katkılarını sergiliyordu. Bir nevi temel bilimlerin altın çağı yaşanmaktaydı. Flexner ve Sagan da bu altın çağda yaşamış ve bilime katkılarını sunmuşlardı. Muhtemeldir ki Flexner ve Sagan’ın katkıları bilimsel bilginin doğrudan yaratılmasından ziyade, bilimsel bilginin kullanılması ve yaygınlaştırılması üzerineydi. Her ikisi de eğitimciydi, her ikisi de bilimsel bilginin önemini çok iyi biliyordu. Onu yaygınlaştırmak için bir ömür harcadılar. Öldüklerinde ise bize hediyeler bıraktılar. Peki neydi bu yaygınlaşmasını sağladıkları bilimsel bilgi? Ne işe yarardı? Kim bundan faydalanırdı? Bu kadar önemli olmasının sebebi neydi? Ve bu iki adamın bize hediyeleri nelerdi?

Roterdam’lı Erasmus, bilinen meşhur Erasmus. Bir hümanist ve doğrunun yaygınlaşması için karanlık çağını yaşayan Avrupa’da ömrünü bilim ve aklın ürettiği bilimsel bilgi için adamış bir insan. Epey sorun yaşamış birçok tehditle karşılaşmış fakat akıl ile mantığın önemini sürekli vurgulamış birisidir Erasmus. Zweig’in aktardığı şekliyle “Yeryüzünde aklın ve mantığın gerçek düşmanı sayıp reddettiği tek şey ise bağnazlıktır…” Savaştığı şey aslında bir tür inanç idi. Dinsel temeli olan bu inançların, akıl ve mantık ile denenerek ve kanıtlanarak gerçekleşen öğrenmenin önüne geçmesini istemiyordu Erasmus. Nadide bir kişi olarak bilimsel bilgiyi savunan Erasmus deneyimlenen ve kanıtlanan bilgiyi temel alıyordu. Dinlerin “keşfinden” önceleri insanlar çevrelerini anlamaya çalışıyorlardı. Filozoflar özellikle Aristoteles evreni, güneşi, çekim kuvveti üzerine fikirler geliştiriyordu. Deneyime dayanan bilgiler vardı. Örneğin, kışın güneşin kuzey yarım kürede daha erken battığını bilmek gibi. Örüntüleri deneyimleyenler bu bilgileri sonradan da kullanabiliyordu. Yazıya döküldüğünde ise bunlar somut bilgilere dönüşüp yazılı bilgi oluyordu. Yazılı olmayan bilgiler biyolojik bedenlerde (aktardıkları kısımlar hariç) yok olurken, yazılı olanlar biri engel olmadıkça okunabiliyordu. Aristo’nun yazdıklarını bugün okuyup, Newton ile karşılaştırmamız ve deneyerek ortaya attıkları hipotezleri çürütmemiz yahut doğrulamamız sayesinde başka türlü bir bilgiye ulaşabiliyoruz. Buna bilimsel bilgi dememiz mümkün ve diğer bilgi türlerinden kesin olarak ayrılan birtakım yanları mevcut. Bunlar ispatlanabilme, yanlışlanabilme ve akıl yoluyla açıklanabilme diye ifade edilebilir. Kanıt bilimsel bilginin olmazsa olmazıdır. Bilimsel bilgi bir süreç sonucunda elde edilir. Bu süreç uzun da kısa da olabilir. Örneğin, Einstein’ın ortaya attığı kütle çekimsel dalgalar (gravitational waves) 1900’lerde ortaya atıldığında kanıtlanmamış bir teoriydi. Ancak daha sonra deneyle kanıtlandı ve doğruluğu kabul edildi. İşte tam bu noktada bilimsel bilginin dayandığı bir zemin var ve bu zemin onu “gerçek” diye bahsettiğimiz şeyi açıklamada tutarlı göstermekte. Bilimsel bilginin tarihte çok düşmanı oldu. Bunlardan en büyüğü dogmatik ve tartışılmaz kabul edilen dinsel mitlerdi. Yaratılış üzerine dinlerin söylediği bilimsel bilgilerle örtüşmüyordu.

Astrobiyolojinin yaşamın başlamasına sebep olan şeylerle ilgili söylediği tutarlı şeyler vardı. Darwin evrim diye bir teori ortaya attı ve bir çok sefer parça parça bunun doğruluğu kanıtlandı. Fakat yer yüzünde çoğunluk başka bir anlatıya inanıyordu. Kuran’a göre Hz. Adem’den geliyorduk. Evrimsel bir süreç yoktu. Kuran’dan önce ise birden fazla anlatı olmakla beraber Babil’de Enuma Eliş isimli anlatı insan’ı Marduk’un yarattığını yazılı bir biçimde anlatıyordu. Bunların karşısında duran “bilim” ise sürekli yasaklanıyor, telaffuz edenlerin dilleri kesiliyordu.

İnanç meselesi karmaşık olmakla beraber sosyolojik bir gerçekliği olan bir mesele. Antropolojik araştırmaların gösterdiği gibi, Sapiens’in var olduğu ilk zamanlardan beri korku algımız sayesinde inançları bir sosyal rahatlama aracı olarak kullandık. Şimşek çakıp ormanda yangın çıktığında Tanrı’ların kızmış olabileceğini düşündük. Halbuki bugünkü bilimsel bilgimiz sayesinde yangının oksijenin ve karbonun belirli koşullar altında tepkimesiyle ortaya çıktığını, Ne Tiamat’ın ne de Zeus’un bize kızmadığını bilebiliyoruz. Kimi zamanda toplumu bir arada tutmak için pratik sosyal bir araç olarak kullandık. Hukuk mitinden önce ortak inançlarımız sayesinde insanları bir arada tutabildik. Sonra da bunu sistematikleştirdik. İçinden “dini” öğeleri çıkardık. Şu an bulunduğumuz noktaya çoğunlukla inanarak bilimin söylediklerini de pratik sebeplerle kullanarak ama çoğu zaman karşısında durarak geldik.

Bilimsel bilginin faydası nedir? Bunu anlatmak için çok söz sarfetmeye gerek yok aslında. Bugün yaşadığımız dünyada gördüğümüz hayat kolaylaştıran insan yapımı ne kadar araç, gereç ve bilgi varsa hepsi bilim sayesinde. Bilim sayesinde Amerika’ya süpersonik uçaklarla uçuyoruz. Onun sayesinde otobanlarda bize keyif veren güvenli ve hızlı sürüşü otomobillerimizle yapabiliyoruz. Onun sayesinde denizin altında ne var görebiliyoruz. Onun sayesinde güneşte bir patlama olduğunda bizim elektriğe dayalı dünyamızda yaşanacak aksilikleri öngörebiliyoruz. Ve evet onun sayesinde kadim dostumuz elektriği “uysal” bir biçimde evlerimizin içinde tutabiliyoruz. Bu liste uzayıp gider, bilim ve onun tutarlı kanıtları sayesinde doğayı anlıyor ve onda yaşamak için çözümler geliştiriyoruz. Çevremizde olan bitene dogmatik ve dar anlatılar geliştirmek yerine bizi daha fazla yaşattığı, sağlık problemlerimizi çözdüğü ve güvende tuttuğu için önemsiyoruz onu. Bilimi hırpalamasan önce insanların bu bilgiye bir daha dönüp bakması gerekli belki de deneyimsel bir gerçekliği hep beraber yarattık ve çalışıyor ne kadar da muazzam. Hepimiz ondan faydalanıyorken, çoğunluğumuz onu reddetmek, bilimsel bilgi ile uğraşanları “linç” etmek için birbirimizle yarışıyoruz. Faydacı taraflarını sessiz sedasız bağrımıza basıyoruz, inancımızla çelişen gerçeklikleri ise nefret ve sert bir şekilde reddediyoruz. Bundan nasibini alanlar ise Erasmus, Newton (kendisi inançlı biriydi) ve Hobbes gibi yazdıklarını saklamak, yakmak zorunda kalan tarihten kimseler. Sanırım Leviathan’ı yazmadan önce Hobbes’un geometri ve kozmoloji ile ilgili yazdıklarını şu an okumak -belki de- bilim açısından mühim olabilirdi. Olabilirdi eğer kilise Hobbes’u zorlayıp o eserlerini yakmasaydı… Bilim tarihi ibretlik hikayelerle dolu ama ona rağmen bıkmadan, usanmadan bilimi bugünkü konumuna getiren “kahramanlar”a sahibiz. Onlar sayesinde anlamaya, algılamaya devam ediyoruz. Bir insanın hayattaki amacı nedir sorusu cevaplaması zor ve subjektif bir soru. Herkesin kendine has bir cevabı bir “yolu” bir amacı olabilir. Fakat bilimsel bilgi sayesinde insan hakikatin peşinden gidebilir yahut hırpaladığımız dünyamızı gelecek nesillere aktarabiliriz. İşte tam bu noktada bu yazının başlığında olan iki ismin sahnesi başlamakta! Flexner ve Sagan’ın hayat gayelerini sırasıyla inceleyip bize verdikleri hediyeyi ifade etme zamanı!

Sagan NASA’da uzayda bizim güneş sistemimiz ötesinde yaşamların olabileceği ihtimali üzerine hayatını vermiş bunun için bilimsel bilginin yayılmasını sağlamış ve ömrü boyunca en ufak “merak” kırıntısının bile boşa gitmemesi için uğraşmış bir bilim insanıdır. Tanımlamak için sayfalar yetmez belki ama kısa bir sıfatla ifade edecek olsam onu bilim elçiliği ile ifade edebilirdim. Meşhur kitabında “Tanrı eğer bu evreni sadece dünyaya yaşam için yarattıysa büyük bir israf olmuş” derken diğer yaşam formlarının bir şekilde Evren’de olduğunu dile getirmek istemekteydi. Sonradan beyazperdeye de aynı isimle uyarlanan kitabı Contact ile tam olarak bu fikirden yola çıkarak başka yaşamların araştırılması için mücadele eden bilim insanlarını trajedilerini kurguladı. Kitapta Dr. Ellie “başka” hayatların olamayacağını kesin olarak kabul eden dini çevreler tarafından protesto ediliyor ve aşağılanıyordu. Gerçek hayatta ise Sagan NASA’da Voyager adlı probu güneş sisteminin dışına göndermek için çalışıyor ve 1977’de içine dünyadan sesleri, haritaları ve bir takım müzikleri içeren altın plağı ile probu uzaya fırlatıyordu. 1990’da güneş sisteminden ayrılmadan önce son kez ekipten dönüp bir fotoğraf çekmesini istediğinde niyeti çok zekiceydi. Bundan daha etkili bir görsel olamazdı. Mavi Soluk Nokta (Pale Blue Dot) kitabında tam olarak bu eşsiz görselin yani evimizin bir açıklamasını yazdı. Milyonlar okuyup etkilendi hala da etkileniyor… Kozmos (Cosmos: A Personal Voyage) belgeseli ile ise bilim konusunda merak sahibi, yaratılış konusunda “gerçek” cevap arayan milyonları etkiledi. Muhtemelen yaptıklarını bu satırlara yansıtmak için fazlasını hakediyor Sagan. Ama onun bize en büyük hediyesi bilimsel bilginin peşinden gitmeyi bırakmayacak bir nesli etkilemiş olması sanıyorum. Neil de Grasse Tyson bunlardan birisi. Onun takipçisi, seveni… İyi bir bilim insanı ve Sagan gibi iyi de bir bilim elçisi-iletişimcisi (science communicator) yaptığı programlar, yayınlar, içerikler milyonları etkiliyor. Bilimle insan bağını kuvvetlendiriyor. Merak etmemizi ve kendi deyimiyle “yukarı bakmamızı” sağlıyor. Bu bile Sagan gibi birinin önemini hatırlamamız için yeterli.

Flexner ise bir eğitimci, meraklı ve bilimsel eğitimin ne kadar mühim olduğunu bilen bunun için ömrünü adamış mütevazı birisi. Faydasız Bilginin Faydası (The Usefulness of Useless Knowledge) kitabıyla temel araştırmanın, bilimsel bilginin önünün koşulsuz açılması gerektiğini çok iyi ifade etmiş bir kimse. Amerikan eğitim sisteminde özellikle de tıp eğitiminde politikacıları adeta kendine getiren açıklamaları olan ve ömrü boyunca bunun için uğraşan bir Yahudi göçmeni. İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok Yahudi bilim insanını Amerika kıtasında ağırlayacak ortamları oluşturan ve bilimsel bilgi için onlara imkan sağlayan bir zihniyet. Hitler’in Amerika’ya verdiği en trajik hediye olan Einstein’ı Princeton Üniversitesi bünyesinde kurduğu İleri Araştırmalar Enstitüsü’ne (Institute for Advanced Studies) davet edip bilime katkı sağlayan biridir Flexner. Bir araştırmacı ona gelip burada (Enstitü) ne yapması, ondan ne beklendiğini sorduğunda, Flexner: “sadece biliminizle uğraşın, sizden bir isteğimiz yok” cevabını vermiştir. Bu nedendir ki Enstitü birçok bilim insanına ve değerli çalışmalarına ev sahipliği yapmıştır. İşte Sagan gibi Flexner de bilimsel bilgi açısından çok mühim bir karakterdir. Katkıları bu satırların kapsamından çok ötededir. Yaşamı boyunca bu konular üzerine bıkmadan yazarak ve çalışarak geçti, unutulmaması gereken bir diğer şahsiyet…

Toparlamak gerekirse, Sagan’ın rüyası bilimsel bilginin önündeki engelleri kaldırıp, yıldız sistemimiz ötesindeki evreni tanımak, tanımlamaktı. Bilim sayesinde bu bilgilerin kanıtlanabileceğini biliyordu. Hep pozitif düşündü bağnaz düşüncelerden uzak durdu. Küçük, büyük insanların hayatlarına dokundu ve hala da dokunmakta… Flexner ise öyle bir dünya kurguladı ve bunun çoğunu uygulamaya koydu ki şimdi Amerika’da hala onun kurguladığı sistemler bilimsel alanda işlemekte. Düşüncenin serbestliği ve sınırı olmayan bilimi öylesine sistematik ifa etti ki Princeton halen Nobel ödüllü kimseleri konuk edip, insanlık için çalışan kimseleri destekliyor. Buradan hareketle her ikisine de müteşekkir olduğumu belirtmek isterim. Umarım ki Sagan’ın ifadesiyle zifiri “karanlıkta bilimin mum ışığı” ile yönümüzü bulmak ve bu dünyada yaşayıp, geleceğe de bırakabiliriz…

Bir zamanlar ülkemde kitap çevirileri yapılan bu iki ismin daha iyi anlaşılabilmesi dileğiyle…

İlgilenenler için ve daha fazla bilgi:

Carl Sagan, The Demon-Haunted World: Science as a Candle in the Dark (1997)
Carl Sagan, Pale Blue Dot: A Vision of the Human Future in Space (1994)
William Poundstone, Carl Sagan: A Life in the Cosmos (2000)
Abraham Flexner, The Usefulness of Useless Knowledge (2017)
Abraham Flexner, Universities American English German (2012)
Thomas Neville Bonner, Iconoclast: Abraham Flexner and a Life in Learning (2002)