Türkiye ekonomisi derinleşmesini beklediğimiz bir dar boğaza sürükleniyor. Derinleşmesini bekliyoruz çünkü “kriz” sözcüğünün bile telaffuz edilmesinden çekinen ekonomi yönetimi son iki ayda yaşananları Türkiye’ye düzenlenen bir komplo olarak algılıyor. Pek çok kişi bunun bir iç politika aracı olarak kullanıldığını, ekonomi yönetiminin durumun ciddiyetinin farkında olduğunu düşünüyor. Ben bu görüşün aksine üst düzey bürokrasinin bile dış mihrakların Türkiye’de ekonomik kriz yaratacağına gerçekten inandığını düşünmeye başladım. Ulusal paranın değer kaybına karşı yapılan müdahalelerin geç ve eksik olması ve tüm sürecin oldukça kötü yönetilmesi akılda pek çok soru işareti bırakıyor.

Ekonomi yönetimi bilimi, bilenleri ve piyasayı dinleyebilirdi. Ancak ne yazık ki bunların hiçbiri yapılmadı. Merkez Bankası’nın faiz müdahalesi ve orta vadeli program (OVP, şimdiki adıyla Yeni Ekonomi Programı, YEP) bile derde deva olmadı. 2021 ve sonrasında %5’i sürdürülebilir ortalama büyüme oranı olarak hedefleyen bir programdan çok da bir şey beklememek gerekir zaten. Türkiye’nin 30-40 yıllık çok uzun dönem ortalama büyüme oranı %4,5-5 arasındadır. Yani tüm şaşası ile YEP ortalama büyüme vadetmektedir. Ekim ve Kasım ayındaki kriz yönetimi ekonominin seyrini belirleyecek. Ben bu kısa yazıda piyasadan öte bilimin ışığında bilenleri ön plana çıkaracağım.

Türkiye’nin temel büyüme sorunlarını, büyümenin bileşenlerini ve sonuçlarını aşağıdaki şekilde kabaca özetledim. Bilenlerin sıkça gündeme getirdiği büyüme bileşenleri, borçlanma, inşaat, kredi büyümesi, tüketim, sanayisizleşme ve inovasyon şeklinde özetlenebilir. Ne ilginçtir ki bu bileşenlerin hemen hepsi zamanla sürdürülebilir büyüme için bir soruna dönüşmüştür. Sadece bu basit gözlem bile ekonomi politikasının yetersizliği konusunda bir fikir vermektedir.

Şekilde sütunlarda Türkiye’nin son 15 yıldaki temel ekonomik büyüme bileşenleri sıralanmıştır. Sütun sayısı elbette artırılabilir. Sütunların altındaki isimler yıllardır borçlanma, sanayisizleşme, inşaatla büyüme, inovasyon vb. bileşenlerdeki sorunları bıkmadan usanmadan yazan ve bu sorunları topluma olabildiğince basit bir şekilde aktarmaya çalışan kişiler. İsim listesi de elbette artırılabilir. Ben sadece ön plana çıkan isimleri gördüğüm ve bildiğim kadarıyla fikir vermesi amacıyla sıraladım. Borç dinamiklerinin özel sektör aleyhine nasıl değiştiğini, inşaatla büyümenin elbet bir gün son bulacağını ve bu durumun sanayiden çalarak gerçekleştiği için yapısal sorunlar oluşturacağını, sadece parasal destek vererek katma değer yaratan teknoloji ve yenilik geliştirilemeyeceğini, yapısal sorunların vasıfsız işçi sayısını artırdığını, işsizliğin ve özellikle genç işsizliğin sorun olacağını, kredi büyümesinin ve tüketimin tasarruf- yatırım dinamiklerini etkileyeceğini defalarca söyleyen hatırı sayılır sayıda çok “bilen” var bu ülkede aslında. Temel sorunlarımızdan bir tanesi bilenlerin dinlenmemesi. Dış borçlanma sorun yaratacaktır diyen onca iktisatçıya rağmen Türkiye’nin borçlanma (ve borçların ödenmesi) sorunu yoktur şeklinde bir açıklama yapmanın nasıl bir özgüvenin ifadesi olduğunu merak ediyor insan.

Şekildeki esas ilginç nokta ise tablonun yatay ekseninde yer alan kurumlar ve kültürel davranış biçimleri ve bunların ekonomik büyümenin bileşenleri ile ilişkisi. Yatay eksende yer alan ahlaksızlığın meşrulaşması, ahbap çavuş kapitalizmi, kayırma, kurumların işlevsizliği gibi konuların sürdürülebilir uzun dönem büyüme için daha önemli olduğunu düşünüyorum. Soru basit: Sizce yatay eksendeki sorunları çözmeden düşey eksende yer alan büyüme bileşenlerindeki sorunları çözmeye çabalamanın orta ve uzun dönem büyümeye (ve belki hatta kısa dönemde) bir faydası olur mu?

Yatay eksende yer alan konularda iyileşme beklemek için toplumsal mutabakat olması gerektiği, bu yüzden öncelikle kısa dönemde ekonomik iyileşme sağlayacak bileşenlerdeki sorunları çözme yoluna gitmenin daha uygun olacağı bir görüş olabilir. Belki de şu anda yapılması gereken de budur. Ancak sonrasında ne olacak? Kurumların işlevsizliği, eğitim sorunları, ahlaksızlığın meşrulaşması zaman içinde ortaya çıktığı için bu ekonomik durum oluşmadı mı zaten? Kurumları bizzat işlevsiz hale getirenlerin kurumların bağlayıcılığını herkes için eşit bir biçimde sağlayacağını beklemek çok iyimser bir görüş olur herhalde.

Yapısal reform beklentisi ise bana göre çok daha iyimser bir görüş. 2003-2007 dönemi ve küresel kriz ardından oluşan 6-7 yıllık bol para döneminde oluşan çok elverişli iktisadi iklime rağmen yapısal reformları gerçekleştiremeyen bir iktidardan memleketin şu durumunda yapısal reform beklemek iyimserliğin en üst mertebesidir her halde.

Sonuçta ne olacağını hep birlikte göreceğiz. Türkiye’ye akacak paralar, Çin’den, Katar’dan gelecek paralar, vergi barışı, THY’nin satışı vb. gibi bir sürü dedikodu dolaşıyor piyasada. Koca memleketi bir dedikodu fırtınası yönetiyor desek yalan olmaz herhalde. Diyelim ki gerçekten bu paralar geldi; günü kurtardık. Peki ya sonra?

Son dönemde Türkiye’nin ekonomik büyüme sorunsalına farklı şekillerde değinen dört kitap yayınlandı. Hepsi çok iyi; hepsini tavsiye ediyorum, kendi reklamımı da yaparak .

İbrahim Semih Akçomak (2018), Ahlaksız Büyüme, Efil Yayınevi.

Ömer Faruk Çolak (2018), Ekonomide Masallar Gerçekler, Efil Yayınevi.

Mahfi Eğilmez (2018), Değişim Sürecinde Türkiye. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sosyo-Ekonomik Bir Değerlendirme, Remzi Kitabevi.

Esra Çeviker Gürakar (2018), Kayırma Ekonomisi, İletişim Yayınları.