Yenilik, günümüzde çok kullandığımız “trend” bir kavram. Tanımı için Google’a “innovation” yazdığımızda bizi 191 milyon sonuç karşılamakta. 191 milyon sonuç trend kavram fikrini doğrulamakla beraber özellikle 2000’in başından itibaren literatürün özel ilgisini çeken ve kimi zaman “sihirli” olarak nitelendirilen bu kavramın bazı özelliklerinin anlaşılmadığını, bu nedenle uygulamada yanlışlara sebep olduğunu düşünmekteyim. Bu noktadan hareketle bu yanlışlar nedir ve neden kaynaklanır sorularını cevaplamaya çalışacağım.

Çok değil bu yüzyılın başlarında bilim ve teknoloji tarihinde çok önemli devrimler, dönüşümler yaşandı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde fikir dünyasındaki “devrimlere” paralel olarak gerçekleşti tüm bunlar. Belki de 20 bin yıllık keşif tarihimizin son 100 yılı bizim en hızlı gelişmeleri, dönüşümleri ve yenilikleri yaşadığımız zamandı. Bilimde Maxwell’in denklemleriyle hızlanmaya başlayan süreç Einstein’ın devrimsel düşüncesini ifade etmesiyle devam etti. En basit haliyle, mutlak diye tanımladığımız şeylerin (zaman gibi) mutlak olmadığını idrak etmemiz, bizi bilim alanında “sınırlılık” konusunda düşünmeye sevk etti. Bu gelişmelerin modern dünyada yansımaları ise, motorun icadı, uzay çalışmaları ve internetin bulunup hayatımızın içine, tam ortasına konumlandırılmasıyla devam etti. Elbette bu süreç bitmedi, devam etmekte. Fakat, bu denli baş döndürücü hızlı gelişmeler hem ekonomi hem bilim hem de beşerî alanlarda türümüze öylesine bir özgüven aşıladı ki, bilim alanında başlayan deterministve pozitivist tutum tüm dünyamıza etki eder oldu.

Bunun anlamını örnekle açıklamak iyi olacaktır. Sir Laplace’in (Laplace’s demon) ortaya attığı determinist yaklaşım, evrendeki her şeyin bir mekaniğinin olduğunu iddia eden bir fikir bloğu yarattı. 1800’lerde bu yaklaşım bilimi de etkiledi ve masum kozmolojik arayışlarımızdan ileri giderek bir anda bilimin yardımıyla yeryüzündeki bütün sorunları çözebileceğimizi iddia ettik. Bu satırları okurken “iddialı”, “cömert” ya da doğrudan bir ifade ile “abartılı” olduğumu düşünebilirsiniz. Akademiden, iş dünyasından ve yönetim biçimlerimizden üç örnek ile “cömert” ifademi özetlemek isterim. Bilim dünyasında deterministve positivistdüşünce, zamanın mutlak olması gerektiğinden başlayarak, bilim dışında hiçbir metodun ciddiye alınmamasına kadar devam etti. Akademide insanlar herşeyin modellemesinin yapılabileceğini, buna öngörünün bile dahil olabileceğini iddia ettiler. İş dünyası ise Frederick Taylor’un Bilimsel Yönetimdiye ifade ettiği (eserinin tam adı: Principles of Scientific Management) bir metod ile süreçlerin ve insanların nasıl hesaba dayalı yönetilebileceği hususunda bu felsefelerden etkilendi. İnsan faktörünün sadece bir parametre olarak görülmesi ile cabasıydı. Elbette fizikte meydana gelen devrimlerin beşerî bilimlere (Sosyoloji, psikoloji vb.) uygulanmaması, tasvir ettiğimiz eğilim içinde şaşırtıcı olurdu. Bu nedenle beşerî bilimlerle uğraşan aktörler de yönetim şekillerinde merkeziyetçi ve planlamacı ekonomi ve demokrasi modelleri ile yıllarca debelenip durdu. Kant’ın rasyonalizmi belki aydınlanma döneminde sağlam bir çerçeveye oturuyordu ama başka türlü bilgilerin de var olduğunu keşfetmekte olduğumuz bir çağda bu rasyonaliteye biraz daha derinlemesine ve eleştirel bakmak gerekir.

Özetle, pozitivist düşünce her alanda bize ciddi bir özgüven sağladı ve bu sayede tüm olayları matematik, mühendislik problemi gibi algılamanın yolu açıldı. Peki bunun nesi kötü? Ve bu başlıkla ilgisi ne? Eğer öngörüldüğü gibi her problem denklemlere indirilebilseydi, sanırım bilim alanında her hafta bir Einstein, iş dünyasında Steve Jobs ve yönetim alanında da kusursuz işleyen demokrasilerimiz olabilirdi. Yenilik yapmak isteyen firmalara reçeteler yazılırdı, başarısız işletmelerin sorunları bilgisayarda bir program ile çözülebilirdi. Fakat durum öyle değil. Bunun sebebi teori-pratik uyuşmazlığı da değil. Bu noktada Dostevski’ninSuç ve Ceza’daki Raskolnikov’un suçunu kabullendiği anlardan birisine denk bir ruh halindeyiz. Apaçık ortada olan bir durumu kendimize kolayca itiraf edememek…

Sorunların temelinde Sapienstürünün adaptif bir bilişsel yapıya sahip olması yatıyor. Yalın bir ifadeyle insan oluşumuzdan kaynaklanıyor. Tercihler yapıyoruz, eylemlerimizi planlıyoruz, durumlara uyum sağlıyoruz; tek bir şey uğruna: hayatta kalmak. Şimdi gelelim bunun yenilik süreçleri ile olan ilgisine. Doğrudan ilişki anlamında yenilik süreçlerinin aktörleri bireylerdir. Bu bireylerin oluşturduğu çeşitli ölçekteki yapılar da bu konunun aktörleri arasındadır (devlet, üniversite, sanayi vb.). Bu noktada bu yapıların türünü tanımlamak yerinde bir hareket olacaktır.

20. Yüzyılın muhtemelen en etkili düşünürlerinden birisi olan Frederich von Hayek’in 1974 yılında Ekonomi Nobeli almasına sebep olan bilgi teorisiüzerine yaptığı çalışmalar, bu tanımlama sürecinde destekleyici olacaktır. Hayek; insan, biyoloji ve evrendeki yapıları basit, komplike ve kompleks olarak ayırmaktadır. Bu durumda basit yapılar öngörünün mutlak olabileceği bu nedenle belirsizliğin olmadığı yapılardır. Komplike yapılar, öngörünün ve modellemenin mümkün olabileceği daha karmaşık yapıları ifade eder. Kompleks ise, modellenemeyecek derecede parametrenin olduğu ve bu parametrelerinde kendi içinde tercih ve eylem hakkının olduğu sistemleri ifade eder ve bu sistemlerde hızlı adaptasyon söz konusudur. Örneğin, basit sistemde tercih belirlidir ve seçim şansı yoktur. Verili koşullar altında tamamen tam bilgiye sahibizdir. Komplike sistemlere ise satranç örneği verilebilir. Olasılık sayısı çok olmakla beraber belirli bir tahta üzerinde, belirli kurallar çerçevesinde oynanır. Adaptasyon yoktur. Piyon, at gibi hareket edemez. Bu özellikler sayesinde modellenebilir. Yine bu sebepten, yarattığımız bilgisayarlar bu oyunu oynayabilir. Kompleks ise, futbol oyunu gibidir. Oyunun sonunda sonucu tahmin edebilecek bir model olamaz. Öngörü yapılabilir, ama sınırlı bilgialtında. Bu nedenledir ki, sonucu belirsiz olan şeyler üzerinden şans oyunu vb. şeyler oynanabilir. Adaptasyon, futbolda mümkündür. Örneğin, bir kaleci gerektiğinde forvet oyuncusu gibi davranabilir. İşte bu yüzden, birçok parametrenin anlık karar değişmelerinin de göz önüne alınması gereken bir oyundur futbol.

Böylelikle şunu söylemek mümkündür: kompleks yapılar modellenemez ve sonucu öngörülemez. Hayek bu teorisini (merkeziyetçi bilgi sistemini savunan kişilerin neden toplum ölçeğinde başarısız olacağını) kompleks olan toplumlara daha farklı açıdan bakılması gerektiğini söylemek için kullanmıştı. Ben de yenilik süreçleri için bunu yinelemek istiyorum. Yenilik, kompleks yapıya sahip bir olgudur. İçinde çeşitliliği barındıran, adaptasyonun ve sınırlı bilginin olduğu bir olgu. Bu sebeple, uyguladığınızda daha yenilikçi olacağınızı öngören “yenilik reçetesi” diye bir şey yoktur. Yeniliğin bir denklemi de şu anki sınırlı bilgimizle olamaz.

Peki öngörülemeyen sistemlerde insan nasıl hareket edebilir? Nasıl yenilikçi olabilir?

Bunun cevabı zor olmakla birlikte insanlığın deneyimsel, lokalve zımni(örtük) bilgilerini kullanmasıyla bu tarz yapılarda hedeflenen amaca (yenilik) daha yakın olunabilir. Örneğin, bir firma yenilik yapmak istiyorsa bellidir ki yeni bir fikir bulmalıdır ve bu fikir dünyanın başka bir tarafında önceden bulunmamış ve piyasada uygulanmamış (ya da uygulanmış ama “başarıya” ulaşmamış) olmalıdır. Bu isteğini eyleme döken firma ve bireyler, bu süreçte belirsizlik içinde deneyerek yenilik yapmaya çalışır. Önceki deneyimlere bakar, deneyimlemiş kimselerle görüşür, iyi uygulamaları inceler ve bu belirsizliği azaltmaya devam eder. Sonunda başka bir kimse buna kalkışmamışsa bu yeniliği ortaya çıkarır ve çıktılardan faydalanır. Bu da demek oluyor ki süreçlerin içinde başka bireyler ve onların karar mekanizmaları da söz konusu olduğundan, yenilikçi yaklaşımda süreç doğrusal ilerlememektedir. Firma, yeni oluşacak durumlara adapte olabilir. Başta niyetlenmemiş tasarımlar sonradan firma için tercih sebebi olabilir. Bu nedenle bu sistemlerde bilginin önemine varılmalı ve yeni bir bilgi kazanılması için mekanizmalar varsa harekete geçirilmelidir. Tıpkı TTGV Xnovate[1] programında olduğu gibi, bireylerin bilgilerini toplayıp başka bireyler için kullanabilecekleri sistemler, eğitimler ve ortamlar oluşturmak gibi… Yahut Nonaka ve Takeuchi’nin “sosyalleşme” diye ifade ettiği bireylerdeki gömülü bilgiyi ortaya çıkartmak için, Microsoft ve Google şirketlerinin kendi içlerinde başlattığı sosyalleşme programları gibi.

Evet, bu denli olasılığın bol olduğu bir dünyada yaşıyoruz ki, bu sebepten belirsizlik altında yaptığımız bu eylemler “yaşam” dediğimiz şeye keyif katıyor. Diğer türlü her şeyin önceden belirli ve tanımlı olduğu sıkıcı bir hayatta yaşamak söz konusu olurdu. Yeryüzünde şans, herkes için eşit derecede cömert bir parametre değil. O nedenle sistemleri anlamak ve bunu süreçler içinde doğru kullanmak, firmaları amaçlanan hedefe taşıyabilir. Kompleks sistemi ve özelliklerini kabul etmek, teorik anlamda da sınırları zorlamak için yeni araç arayışına vesile olabilir. Daha yakın bir geçmişe kadar gözle göremediğimiz ışınların tespitiyle evren hakkında bilgilerimizi genişlettik. Bu bilginin neyin parçası olduğuna dair fikrimiz sınırlı, belki de bir sonraki keşfimiz bunun üzerine olabilir. Yenilikçilik konusunda da öğreniyoruz. Çeşitli bilgi türlerini bir araya getirebilecek sistemler üzerine düşünmeliyiz, bu konudaki bilgilerimizi artırmanın yollarına bakmalıyız.  Diğer türlü kompleks sistemlerde mucizevi reçeteleri beklemek yenilikçiliği yakınsamaktan çok kısır döngü yaratacaktır. Anahtarını kaybedip sadece ışığın aydınlattığı alanda anahtarlarını arayan bir kişi gibi


[1]Yenilik alanındaki alışılagelen uygulamaların dışında, en yeni uygulamaya ve araştırmaya dayalı yöntemlerin kullanılmasını teşvik ederek yenilik yapan bireylere/ekiplere ve firmalara daha etkin yenilik çıktıları için destek sağlayan, organik yapıların farkında olan bir Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı programıdır.